Kibele Yayınları:2
Roman dizisi: 1
Yayın Yönetmeni:
Uğur Yağmurdereli
Yayın Koordinatörü:
Emin Karaca
Editör:
Güven Akça
1. Baskı
Nisan 2006
ISBN 9944-339-00-8 |
A.Didem Uslu :
“ Zamanın Ötesinde Buluşma”
Söyleşi : Tülay Yıldız
Yirmi üç Edebiyatçı bir araya gelirse ne olur? Ya edebiyatla ilgili sorunları tartışırlar ya da hep birlikte bütün roman yazma ilkelerini yıkarak bir eser ortaya koymayı düşlerler. Zamanın ötesinde buluşmayı başaran bu karakterler Avusturya da gizemli bir şatoda bir aradadırlar. Kültürleri, dinleri, yaşamdaki özlemleri farklı olan bu karakterler, tarihi ve geleceği şimdide buluşturmayı denemek isterler. Onlara ilham verecek, onlara yazmanın, sınırları aşmak olduğunu öğretecek olan bir “Esin perisi” yol gösterecek ve yüreğindeki, dilindeki bütün kelimeleri onlar için harcayarak hep birlikte bir yolculuğa çıkacaklardır.
Romanınızın ilk sayfalarında karakterlerinize, roman nasıl yazılır ya da yazılmaz üzerine bir dizi tartışma yaptırmışsınız, bunun üzerinden biraz neden böyle bir tartışmayla başladığınızı anlatabilir misiniz?
Çünkü bu romanın katipliğini ben yaptım ama bunları tartışan oradaki edebiyatçılar. Edebiyatçılar bir araya geldiğinde edebiyatın sorunlarını kuramlarını tartışıyorlar. Ben de karakterlerime, birlikte kolektif bir roman yazdırarak bu tartışmanın neresinde olduğumu anlatmaya çalıştım. Onlarla birlikte bir roman kurguladım.
Bu Modernizm ve Postmodernizm tartışmasını da içeriyor. Romana baktığımızda kurgu postmodern , üst kurmaca kullanarak üç katmanlı bir roman var elimizde ve tabi bir çok öykü.
Evet, romanın oluşum süreci, kurguladığım hikaye böyle bir yazma tekniğini kullanmam gerektiğini karşıma çıkardı. Burada önemli olan benim anlatmak istediğimi hangi yöntemle aktaracağımdı ve bunun da yazma biçimi buydu. Birçok öykü anlatırken aslında bu öykülerin hepsi tek bir şeye hizmet etsin istedim. Parçalılıktan bütüne doğru ilerlemek. Bunu da bir çok şeyi beraber kullanarak yaptım. Asıl yazarlık serüvenim öykülerle başladığı için öykü anlatma oradan kaynaklı bir şey.
Modern bir meddah gibisiniz. Romanınızda masallar, romanın kendi iç serüveni ve bir de bütün bunları kuran ve kurgulayan bir Esin Perisi var. Bu Esin Perisi bütün karakterlere can veren onların hikayesini kuran ve aynı zamanda romanı tamamlayan bir tanrısal göz mü?
Esin perisi, aslında okuyucunun biraz da kendisi. Çok severek yazdığım bölümlerden birisiydi. Biraz sanatçının deli, yaratıcı, dahi ve absürd yanını onunla anlatmaya çalıştım. Esin perisi en dışarıda olan üstten bakan, belki de yaşamın bütünüyle masalsı yüzü.
Yirmi üç insan ayrı kültürden, dinden, dilden ve siz onlara Gediz karakteriyle Osmanlı mirasını, Anadolu kültürünü ve Doğulu ile Batılı olmanın farkını anlattırıyorsunuz. Bunu yaparken amacınız ne?
Bütün bu tartışmalar benim kendime sorduğum ve kendimle tartıştığım konular. Benim kendimi nereli hissettiğimle ilgili bir konunun açıklaması. Bana hep Avrupa’ya gittiğimde sorarlardı kendimi Doğulu mu Batılı mı hissettiğimi. Bu konu önceleri aklıma takılmamıştı ama zaman geçtikçe ben de bunu kendime sormaya başladım. Bundan sonra da kendimi tanımlamaya çalıştım. Asıl derdim, Avrupa’nın bize sorduğu soruya yanıt aramak ve bunu karakterleri tartıştırarak bulmaya çalışmak. Biz, görüntü olarak batılıyız ama aslında içimizde doğulu bir yan da var. Örneğin çok kaderciyiz, özgür seçime inanma denilen şey sanki bize hiç uğramamış. Belki de biz hep varmış gibi göstermeye çalışıyoruz.
Gediz karakteriyle anlattığınız ve düşlediğiniz Osmanlının çok kültürlülüğü, doğulu insanın tanımı bütün bunlarla arzuladığınız ne? Gediz’in, bütün bu Anadolu ya da doğulu güzellemesi neden?
Ben Atatürk’ün düşlediği uygar insanı, yaşamı, kültürü arzuluyorum. Biraz da Anadolu güzellemesi bundan, Anadolu insanının entelektüel olmasını, aydınlanmasını, düşünmesini ve düşündüğünü savunmasını istiyorum. Ben bu yazdıklarımla kendime ait olan sorulara cevap veriyorum. Bir bakıma kendimi tatmin ediyorum. Belki de eski günlere ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına özlem duyuyorumdur. Bir de bunun üstüne okuyucu bulursam seviniyorum.
Roman okuyucuya sorular sorduruyor bu aynı zamanda okuyucunun yazara yaklaştığının onunla aynı düzlemde yürüdüğünün bir göstergesi mi?
Evet, tabi ki ben okuyucumu sorularla ilerletmek, olayın içine çekmek istiyorum. Beni anlasın, benimle duygu ve düşünceleri paylaşsın istiyorum.
Peki, ama aynı zamanda okuyucunun soracağını biliyormuşsunuz gibi birkaç sayfa sonra sorulan soruya cevap veriyorsunuz bu roman boyunca böyle devam ediyor.
Harika! Demek ki yapmak istediğimi okuyucu yakalıyor. Ne mutlu bana…
Evet, ama bu aynı zaman da bir yazar kurnazlığı değil mi? Ey okuyucu sen şimdi burada bana soru soracak ya da beni burada eleştireceksin ama ben buna önlem olarak bak kendi gardımı önceden aldım sana bütün cevapları verdim. Biraz eleştirinin yolu kapanmıyor mu?
Evet, yazar kurnazlığı diyebiliriz ama aynı zaman da bu kurnazlık yazara yeni bir teknik getiriyor. Sorduğu sorulara kendi cevap vererek kendini daha çok açıyor okuyucuya. Aslında ben de yazarken kendimi okuyucunun yerine koymuş oluyorum.
Yazar kim için yazar?
Öncelikle kendisi için. Şuradan bakarsak aslında soruları kendime soruyorum ve kendim için tekrar yanıtlıyorum. Okuyucumla da paylaşarak çoğalmaya çalışıyorum.
Farlı kültür ve dinlerden bir araya getirdiğiniz bu karakterlerin arasında bir de aşk öyküsü var. Neden iki farklı dinden insanın aşkını değil de, iki Müslüman arasında bir aşk kurguladınız?
Ben kurgulamadım. Karakterler böyle olmasını istediler. Bu romanı yazan, oradaki karakterler; ben sadece onların yazdıklarını bir araya getiren birleştiriciyim. Ben orada olsaydım Türk ile Amerikalının arasında geçecek bir aşk öyküsünde ısrar ederdim. Ama Batı edebiyatında yapısalcı görüşte “Bitişik zıtlıklar” çok önemlidir. Bu bir diyalektik gelişmedir. Romanın karakterleri roman üzerinde tartışırlarken, bütün roman yazma ilkelerini yıkmak istiyorlar ve bu yüzden böyle bir aşkı tercih ediyorlar. Başka deyişle, diyalektiği yıkıp doğunun herkesi kucaklayan anlayışını benimsiyorlar. Böylece roman doğuluların eline geçiyor, onların elinde pişip gelişiyor.
Bosnalı Emir ile Türk Gediz’in aşkı sanki biraz aşkın parodisi gibi.
Bu karakterler aşkın Don Kişot’u. Don Kişot nasıl Ortaçağ şövalyeliğin parodisiyse, Emir ve Gediz karakterleri de aşkın parodisini oynuyorlar çünkü, romanı birlikte kurgulayan bu edebiyat insanları genç bir çift yerine olgun, evli ve yaşamın gerçekten de özlenen sahte düşler olduğuna inanarak böyle bir aşk öyküsünü onlara değer görüyorlar. Bu öykü tamamen onlara ait, bana değil. Ben her şeyi bir kenardan izleyen seyirciyim.
Peki, bir de romanda bir sansür muzipliği yapmışsınız.
Ben değil, dediğim gibi karakter yapmış.
Önce sansürlü kısmı koymuşsunuz sonra da sansürü kaldırmışsınız. Neden böyle bir şey yaptınız.
Ben karakterimin yazdığına saygı gösterdim, ne yazmışsa onu koydum, ancak onun sansürünü keşfettiğimde onun kurnazlığına karşı ben de yazar kurnazlığını gösterdim. Otoriteler (yani aile, devlet ve kurumlar) genelde insanoğluna ve sanatçıya, kısacası sanatçının eserine sansür uygular ve bu yüzyıllardır hep böyle olmuş. Ben de bu durumda bir gözlemci yazar olarak bu kez bir karakterin kendini sansürlemesine göz yumdum.
Sansür esprisi çok özel bir bölüm olmuş ve de çok iyi bir buluş. Üstelik bunlar yan yana geldiğinde çok etkileyici iki öykü çıkıyor ortaya. Sanırım öykücülük yanınız yazarlığınızın ağır basan tarafı. Gediz karakteri siz misiniz?
Evet, hem Gediz hem de bütün karakterler benim.
Romanda birçok karakter ve pek çok kültür yan yana, gözlem gücünüz çok yüksek. Sanırım bu sayede birçok katmanı ve karakteri beraber aynı anda tamamlayabiliyorsunuz. Bu eğitimciliğinizin getirdiği bir yan olabilir mi? Ya da doktoranızı tiyatroda yapmış olmanız bu yanınızı güçlendirmiş olabilir mi?
Ben taklit yapmayı çok severim. Beden dilim benim anlatımımı tamamlar ve varoluşumu güçlendirir. Çocukluğumdan beri bedenimi doğal bir biçimde ve elinde olmadan gördüklerimi anlatırken kullanırım. Bu bana belki de babamdan ve dedemden geçmiş bir miras. Onlar da çok iyi taklit yaparlardı. Ancak oyuncu olmadığım için gündelik hayatımda bedenimi sınırlı kullanabiliyorum. Bu yüzden de kalemimi kullanarak çevremde gördüklerimi taklit etmek çok daha kolay bir yol oluyor. Gördüklerimi bu yüzden yazmam şart. Yoksa karakterler benim üzerime üzerime geliyorlar. Yollarda giderken hep karşıdan önüme çıkıp yolumu kesiyorlar. Onları yazmazsam, o insan özellikleri benim üzerime yapışıyor, içime giriyor ve beni rahatsız ediyor. Bir şekilde o sinyalleri aktarmalıyım. Eğer yazmazsam içime giren o insanlarla yaşamaya başlıyorum ve onları taklit ediyorum. Böyle olunca da ben, ben olmaktan çıkıyorum. Bu nedenle onları bir yerlerde yansıtmam ve yaşatmam gerek. İnsanları seviyorum, elimde olmadan gözlem yeteneğim gelişmiş, unutmuyorum ve onları bir şekilde içimden dışarıya çıkarmam gerekiyor. Bunu da yazarak yapmaya çalışıyorum.
Romanda dört Müslüman kadın ve bir de erkek var. Ayşe, Fatima, Munira, Gediz ve Emir. Bunların hepsi farklı ülkeleri, tarihleri yaşayan karakterler. Bunların ortak noktaları nedir? Neden tek bir Müslüman ülke karakteri değil de beş karakter birden?
Evet, onların hepsi benden kopmuş yaşayan karakterler. Önce Osmanlı kültürü içinde yaşamışlar, sonra da Hıristiyan ülkelerce sömürge haline getirilmişler. Onların kültürleri, sömürgeleri oldukları ülkelerin onlara verdikleriyle yoğrulmuş ve bu kadınların hepsi bu şatoda bir araya geldiler. Onların hikayelerine, yaşamlarına, geleneklerine ve kadın olarak davranışlarına bakarak hepsini birleştirdiğimizde bir Osmanlı kültürünün birleşimini görebiliriz. Böylece çeşitli Müslüman ülkelerdeki kadın yaşamını anlatmaya çalıştım.
Siz aynı zaman da kadın üzerine çalışmalar yapan bir yazarsınız. Kendinize feminist dermisiniz? Çünkü bana göre Gediz karakteri bir feminist.
Ben feminist değilim. Kadın haklarına inanıyorum. Bu açıdan bir kadın olarak HER KADININ EĞİTİM VE İŞ SAHİBİ olmasına çok önem veriyorum..Kadınlar mutlaka tahsil görmeli ve toplumun üretimine katılmalılar. Ancak kadınlara kızıyorum da…
Evet, bunu romanda görüyoruz. Bütün kadınlar ilk başta Gediz’i yargıladılar ama erkekler bu yargılamanın dışında kalmıştı.
Kimi zaman kadınların kadınları yargılamasına ve ipini çekmesine çok kızıyorum. Bütün bu kadın karakterleri de bunun için aralarına koymalarını istedim onlardan. Kadının kadına bakışını göstermek istedim. Romanda görüyorsunuz, kadın karakterler de benim gibi düşünüyorlar. Erkekler arasında çok hoş bir gizli dayanışma vardır. Bunu hep kıskanırım çünkü biz kadınlar hemcinslerimize her zaman eleştirel ve yargılayıcı bakarız.
Esin perisi de bir kadın. Ve romanın şiirsel bir yanı. Dil’i kullanışınızın şiirselliğini ve akıcılığını çok güzel sağlamış.
Evet kadın ama ben kadınlar kötüdür demiyorum ki. Güzelliklerine güzellik katsınlar, kötü yanlarını törpülesinler istiyorum. Daha doğrusu, hep birlikte kendimizi eğitelim. Esin perisine gelince… Genelde bazıları romanın diline pek bakmazlar. Ama neyi anlattığınızın yanında onu nasıl bir dille verdiğinizde çok önemlidir. Ben dile hakim olduğumu gördüğümde, karakterlerim de anlatımlarına o denli özenli davranıyorlar. Onlar edebiyatçı, ben de bir edebiyatçı olduğuma göre onlarla benim aramdaki dil bütünlüğü sağlanmış oluyor.
Romanınızda Agatha Christie’nin Şark Expresi Cinayeti romanını kullanmışsınız. Daha doğrusu bir Metinlerarasılık olarak onun parodisini yapmışsınız.
Agatha Christie, batıdan doğuya bakarak yazmış romanını. Ben de doğudan batıya bakmak istedim ve böylece onun hikayesinin parodisini yaptım. Metinlerarasılık bütün edebiyata damgasını vurmuş ama özellikle günümüzde çok yaygın olarak kullanılıyor. Geçmişi geleceğe taşırken aslında amaç şimdiye vurgu yapmak. Esin perisinin dediği gibi, “ her şey masalsı bir ayıklık ve kudretli bir düş oyunu içinde işleyecekti.” Romanda o da kendi masallarını anlatır.
Karakterleriniz roman kurallarını yıkarak bir roman yazmışlar. Çok uluslu, çok kültürlü, postmodern ve küresel bir roman. Yazarın ölümünü de ilan etmeyi unutmamışlar. Sanki bir meddah hikayeyi anlatıyor, sonra da sahneden çekiliyor.
Onlar bir tek kişinin tek bir sanat yapıtı oluşturmasına izin vermediler, bir yazardan pek çok yazarcık çıkardılar, çok yazarlı bir roman yazdılar. Böylece tarihsel bir zamanla geleceği şimdiki zamanda sabitlemiş oldular. Senin de söylediğin gibi, modern meddahlık yapıldı ve bu okuyucuya sunuldu. Okuyucu bir yanılsamanın içine itildi ve sonunda da bu yanılsamadan çekilip çıkarıldı. Karakterler gizemli bir şatoya sokuldular ve onlar oradan okuyucularına ulaşmaya çalıştılar. Umarım ulaşmaya devam ederler…
|