Kibele Yayınları:2
Roman dizisi: 1
Yayın Yönetmeni:
Uğur Yağmurdereli
Yayın Koordinatörü:
Emin Karaca
Editör:
Güven Akça
1. Baskı
Nisan 2006
ISBN 9944-339-00-8 |
'Mutasyona uğramış bir mektup'
Yağmur UĞURLUGİL
28.09.2006 – Cumhuriyet Kitap
Yeditepe Üniversitesi Mimarlık öğretim üyesi Prof. Dr. Aydın Kunt öğrencilik yıllarının ilginç anılarını İstanbul fonu önünde anlatıyor bizlere. Sarsıcı bir mizah yeteneği olan Aydın Kunt'la anılarını konuştuk.
-Sayın Kunt, Kibele yayınlarından "Kavun Unutmadan" isimli bir kitabınız çıktı. Okuyanlarca; "çok ilginç ve alışılagelmişin dışında" diye tanımlanıyor. Ne dersiniz?
- Öncelikle ve açık yüreklilikle belirtmek isterim ki bu işe bir kitap yazmak için başlamadım. Bu, küçüklüğünde annesiyle ayrıldığımız için çok birlikte olamadığımız kızıma, üniversite yıllarına kadar beni ve yaşadıklarımı anlatan uzunca bir mektuptu. Ama zaman içinde okuyan kimi dostlarım, sanırım eğlendirici buldukları için olmalı bunun yayımlanması için ısrar ettiler. Yani bu iş için bir parça "arkamdan itildim" diyebilirim. Bu yazdıklarımı da kitabın önsözünde; "mutasyona uğramış bir mektup" diye tanımladım zaten.
- Ama ünlü gazeteci yazar Sayın Ercan Güven: "Bir akademisyenin, bir mimarlık hocasının sarsıcı mizah yeteneği ve anılarını kullanarak çizdiği yarım asır evvelki İstanbul eskizi" diye söz ediyor sizden ve kitabınızdan. Sahi, siz aslında bir mimarsınız, yazar olmak aklınıza nereden geldi?
- Önce Sayın Ercan Güven benim genç ve değerli bir dostum. Dayısı ünlü gazeteci ve spor dünyasının duayenlerinden rahmetli Namık Sevik de 70'li yıllarda, kısacık bir gazetecilik serüvenimde tanımak ve birlikte olmak onuruna eriştiğim kişilerden biridir. Bu nedenle bu söylenenleri bir dostun iltifatı olarak benimsiyorum. "Yazar olmak" sözüne ise hiç inanasım gelmiyor. Ben yaşadıklarını yazı aracılığı ile ileten biriyim. Evet ben bir mimarım. 40 yılı aşkın bir süredir de çizerim. Resim ve karikatürü de denemişliğim olduğu için de pek kötü çizmem. Ama yazı yazmak bambaşka bir iş.
Öncelikle yazı yazmanın çok keyifli bir iş olduğunu anlamış durumdayım. Bizim mimarlık mesleğinde olduğu gibi işinize karışan yok. Tasarladığınızla ortaya çıkan ürünün örtüşmeme ihtimali yok. Ayrıca daha önceleri hazırladığım tezler, bildiriler ve resmi yazışmalardaki yanlış yapma endişem de yok.
O çok sözü edilen "bilimsel kuşku" ise hiç umurumda değil. Pek özgür bir uğraş alanı bu. Hele benim gibi yazar olma iddiası ve kuruntusu da taşımıyorsanız, işiniz daha da rahat.
TAKMA AD!..
- Kitabınızın ismi de hayli ilginç: "Kavun Unutmadan". Bu nereden aklınıza geldi?-
Ben bir Galatasaray Lisesi mezunuyum. Hemen tüm diğer arkadaşlarım gibi benim de bir "takma adım" var. Bu da "kavun"dur. Bu yazdıklarımın üzerinde kendileriyle konuşurken arkadaşlarım: "Aman Kavun bunları unutmadan yaz!" deyip duruyorlardı. Ben de bu komuttan yola çıkarak kitabın ismini: "Kavun Unutmadan" koydum.
- "Hınzır bir Galatasaray Liseli'nin, yatılı okul yaşamından ve Beyoğlu'ndan tarifsiz tatlar... Kadıköylü bir ufaklığın afacan gözlerine takılıp zihnine kazınanlar" gibi bir yaklaşımı var Sayın Ercan Güven'in. Gerçekten de kitabın ağırlığı Lisenizde ve 50 yıl öncesinin Kadıköy'ünde yoğunlaşıyor. Elbette bir de eşlerinizi, annenizi ve ablanızı hedef alan "gaf kadınlarım" bölümü var. Bu da sanırım aile içinde hayli tartışılmıştır. Ne dersiniz?...
- Bu kitap benim üniversite yıllarıma kadar olan yaşamımı kapsıyor. Bu nedenle konuların ve mekânların ağırlığı da ister istemez, Kadıköy ve yatılı okuduğum Lise'mde yoğunlaşıyor... "Gaf kadınlarım" bölümüne gelince, özellikle ikinci eşimden hayli eleştiri aldım. Ama sanırım o da, yazdıklarımın tümünü okuyunca, onlardan çok kendimi hedef alan bir anlatım tarzım olduğunu görüp beni bağışlamıştır...
- Yaşama gerçekten hep bir "mizah penceresi"nden bakıyor gibisiniz. Gerçek hayatta da böyle misiniz?
- Yazdığım gibi yaşadığım gerçektir. Ancak hemen belirteyim ki, bu salt bana özgü değildir. Hemen tüm Galatasaray Liseli dostlarım da aynı yaklaşımı benimsemiş insanlardır. Bu sanırım çoğumuzun ortak özelliğidir. Kulübümüzün başkanı, devre arkadaşım Sayın Özhan Canaydın örneği sizi yanıltmasın. ...O da umarım ve dilerim gelecekteki başarılarımıza endeksli olarak giderek daha güler yüzlü olacaktır.
- Ünlü yazar Haldun Taner de 80'li yıllarda mizah yazmanız için sizi teşvik etmiş.
- Doğrudur. Rahmetli de benim gibi eski bir Galatasaray Liseliydi ve Fenerbahçe burnunda gezinti yapmayı severdi. Buradaki sohbetlerimizde benim mizaha ve tiyatroya olan düşkünlüğümü sezmiş ve bir şeyler yazmam için de ısrar etmişti. Hatta: "Yazın getirin üzerinde konuşalım, gözüm üzerinizde olacak" diye yüreklendirmişti. Ama kısmet olmadı.
- O çağdaki Beyoğlu ve özellikle 60'lı yıllarda kapanan "Abanoz" sokağına ilişkin sizin ve arkadaşlarınızın yaşadıklarından söz ediyorsunuz. Şimdilerde 60'lı yaşlarını süren ve toplumumuzda saygın ve etkin görevler üstlenmiş kişiler bunlar. Bu anlattıklarınız camianızda nasıl karşılandı?
- Öncelikle hiçbir abartının yer almadığı gerçekler bunlar. Ayrıca pek isim vermedim. Ama yalnız o günleri ve olayları yaşayanların anlayabileceği ipuçları var. Yatılı bir lisenin ortaokul öğrencilerinin, karşı cinsle o çağın koşullarında alternatifsiz olarak karşılaştığı ilk ve tek yer olan bu ünlü "umumhane"den, olumlu ya da olumsuz etkilenmemiş olmaları düşünülemez... Ayrıca dostlarımın hepsi güldü geçti. Hatta o günleri hatırlattığım için de sanırım mutlu da oldular.
24 SAAT MİMARLARI
- Çok yönlü ve renkli bir kişiliğiniz olduğu, sizinle yapılan röportaj örneklerinde de gözleniyor. Tiyatro, müzik, karikatür, satranç ve özellikle de uzun bir süredir ilgilendiğiniz bilardo... Yoğun akademik yaşamınız ve ürettiğiniz onca mimari proje çalışmalarından nasıl vakit bulabiliyorsunuz?
Elbette bir de yazarlık var şimdilerde...
- İşte benim hâlâ benimseyemediğim söz de bu: Yazarlık... Bu lafı duyunca iftiraya uğramış gibi oluyorum. Oysa 40 yılı aşkın bir süredir çizerim. Kimi meslek dergileri dışında pek sözü edilmedi de, itile kakıla bir kitabım basıldı, hep ondan bahsediliyor. Diğer gönül verdiğim "hobi"lerime gelince, sanırım insan isteyince pekâlâ gereken vakti ayırabiliyor. Ayrıca tanıdığım kimi meslektaşlarım var ki, ben onlara "24 saat mimarları" derim. Sanırım çok mutlu ama gergin bir yaşam sürmekteler. Dilerim bu sözümü de bağışlarlar ama işte ben o tekdüzeliğe ve gerginliğe katlanamıyorum. Ayrıca "mimarlık" sosyal yönü çok ağır basan bir meslek. Yaşamak ve gözlemlemek gibi gereksinimleri var. Bu nedenle de çok yönlü yaşam arayışının bana bir süre kaybı değil, küçümsenmez bir katkı sağladığını düşünüyorum.
- "Her şeyden önce, eski bir İstanbul ailesi mensubunun, yeni İstanbullulara, sevecen ama eleştirel bir bakışı bu eser" diyor Ercan Güven. Gerçekten de yeni İstanbul yerleşenlerini pek sevmiyor ama eskinin Rum, Ermeni, Yahudi vb. azınlıklarını özlediğinizi açıkça belirtiyorsunuz. Sizce yeterince adil bir yaklaşım mı bu?-
Önce şunu belirtmem gerekir ki, kimsenin doğduğu yer kendi seçimi değildir. Yörede yaşanan yılların da, bir "rütbe" ve "ayrıcalık" oluşturduğuna da hiç mi hiç inanmıyorum. Ama inancım o dur ki, kişi yaşam alanına olumlu bir katkı sağlamalıdır. Hele İstanbul gibi benzersiz bir metropolden söz ediyorsak, bu bir zorunluluktur.
En azından katkısı yoksa, zararı da olmamalıdır. Elbette değişik yeni renklerin varlığı; kentlere yeni keyifler, yeni katkılar sağlar. Ama kimyevi bir karışımda olduğu gibi bir rengin ya da lezzetin abartılı çoğalması var olan bütünün esas değerinin giderek yitirilmesi sonucunu getirir. İşte kentimde yaşanan budur.
Bu nedenle İstanbul'da yeni gelenlerin "kurtarılmış bölgeler" oluşturma gayretlerini nefretle kınıyorum. Kentimde giderek çoğalan "asalak yerleşim" ve gecekondu anlayışını, hele de bir zaman sonra bunların kimi yetkililerce "yasallaştırılması"nı kabullenmem mümkün değil. Şair, "İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar" demiş. Yeni katılımcıların aşktan ne anladığını bilemem ama İstanbul'u yeterince sevmediklerini düşünüyorum. Çünkü buraya gelişleri temelde "spekülatif" bir amaca dayalıdır.
Geldikleri kırsalda, komşusunun arazisine yanlışlıkla bir karış tecavüz etse, nesiller boyu sürebilecek bir kan davası söz konusudur. Oysa burada istediği yere, istediği gibi yerleşebilmektedir.
Ne garip bir yazgıdır ki şimdilerde, bu yeni katılımlardan en çok yakınanlar da nedense, bir önceki neslin gecekondularını üretenlerdir.
Eski İstanbullular diye tanımladığım; birlikte büyüdüğümüz, eğitim gördüğümüz, yaşadığımız azınlıklar, ki artık giderek ben de kendimi onlardan biri gibi görmekteyim, Rum, Ermeni, Yahudileri gerçekten özlemekteyim. Çünkü onlar bu kenti benimseyen ve bu kente katkısı olan insanlardı. Onları göç etmeye zorlayan bizleriz ve bu sonuçtan da onur duymamalıyız.
HAŞARI ÇOCUK...
- Yine Güven'den bir alıntı yapmak istiyorum." Ailesini, dostlarını, yakınlarını ama özellikle de kendisini hedef alan mizah yüklü bu kitapta Kunt'un, 60'lı yaşlarında hâlâ içinde yaşatabildiği haşarı çocuğu görebiliyorsunuz... Çünkü saklamıyor."
Gerçekten de, konuşma diline yakın, rafine bir üslubunuz ve bir haşarı çocuk yaklaşımınız var yaşadığınız olaylara. Yakınlarınızla ama özellikle de öğrencilerinizle olan ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Aslında bu değerlendirmeyi onların yapması daha doğru olur inancındayım. Ama "neşe"yi "hüzün"e tercih ettiğim bilinir. Bu nedenle de, cenazelere ve sonunun kötü geleceğini bildiğimden, nikâhlara gitmeyi pek sevmem.
Yakınlarım ve akrabalarımdan küstüğüm kimse yok gibidir. Zaten "küs kalmak" benim yapıma uygun değil, onun yerine anlaşana kadar kavga etmeyi tercih ederim.
Öğrencilerimle olan ilişkilerim ki, yaşamımda akraba ve yakınlarıma göre daha yoğun biçimde ve sayıda yer almaktalar, bu bağlamda en sağlıklı değerlendirme sanırım eğitimleri sonrası ilişkilerimizde belli oluyor.
Eh! Eski öğrencileri tarafından sıkça ziyaretine gelinen bir hocayım diyebilirim.
Bu kanıya katılmasam da, notumun kıt olduğu söylenir. Eğitimleri sürecinde öğrencilerime biraz mesafeli durduğum rivayeti vardır. Hatta sonraları arkadaş olduğumuzda: "Sizin bu kadar neşeli olduğunuzu bilmezdik" diyenleri vardır.
Ama bence bu konudaki en çarpıcı örneği, by-pass ameliyatına girdiğim dönemde yaşamıştım. Sağ olsunlar, kan grubu uygun öğrencilerim yoğun biçimde gelmişlerdi.
Ama sonradan anlatılana göre hepsine yiyecek ve içecek ikramında bulunan yakınlarım hal hatır sorar ve katkılarına teşekkürde bulunurken, öğrencilerimden birinin benim grubumda bir zamanlar "diploma projesi"nden üç kez başarısızlığa uğramış eski bir öğrencim olduğunu öğrenmişler.
Mimarlık eğitiminde yaklaşık iki yıllık bir kayba neden olan bu sonucun nedeni sayılabilecek birine kan verme arzusunu pek anlayamamışlar ve de Tanrı korusun bu gencin kanında bir sorun mu var diye düşünmüşlerdi. Hâlaâ gülerek hatırlarız...
"KIZIM, EBRU İÇİN..."
- Sayın Kunt bu yazdıklarınız yaşamınızın bir bölümünü oluşturuyor. Devamını da yazmayı düşünüyor musunuz?
- Kitabın "Bitirirken" bölümünde de belirttiğim gibi ben bu işe çoktan başlamış durumdayım. Zaten gerek mimar gerekse akademisyen dostlar: "Yaşamın lise yıllarıyla sınırlı değil, birlikte yaşadıklarımızı da yazmalısın" gibi bir alınganlık içindeler.
Ancak üslubum ve konu seçimim için bazı kaygıları var.
"Bir öğretim üyesi toplumda saygın ve ağırbaşlı bir imaj oluşturmalıdır. Benimsediğin üslup hiç buna uygun değil. Hele üniversiteler ve öğretim üyeleri günümüzde bunca yıpratılmak istenirken, onlara çanak tutmamalısın. Kol kırılsa da yen içinde kalmalı" gibi bir yaklaşım içindeler. Kimileri de: "Aynı üslupta her şeyi yaz. Üniversite ve akademik yaşamı bir de senden ve sivri dilinden duysunlar" diye kızıştırma eğiliminde.Bu uyarı ve öneriler beni ilgilendirse de pek etkilemeyecek sanırım.
Çünkü bunların tümü kızım Ebru için yazıldı. Tamam, içlerinde "bir babanın kızına anlatmasa da olur" hatta "anlatmasa daha iyi olur" denebilecek bölümler vardı ve de bunlar gerçekleri eksiksiz anlatabilme adına yaptığım densizliklerdi benim.
Ama bir babanın kızına özel olarak yazdıkları için de tutup çevrede, konu ve üslup bağlamında bir "referandum" yapması beklenemez sanırım.
- Sayın hocam, yazdıklarınız kadar sevimli bu söyleşi için teşekkür ederim.
- Bu "sözüm ona yazarlığım"ın ilk söyleşisi için asıl ben size teşekkür ederim.
Prof. A.Aydın Kunt
Ebru Kunt ve Y.Mimar Nilgün Özmert
Kadıköy Belediye Başkanlığı Kültür Yayınları
Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyelerinden 1944 doğumlu Prof.A.Aydın Kunt, 1950’li yıllarda Kadiköy’e yerleşmiş eski bir İstanbul ailesine mensuptur.
‘Kadiköy iskelesine ayak bastığım anda,kendimi güvende ve evimde hissederim’diyen Kadiköylülerin ‘Aydın hoca’sı,çevresinde;neşesi,espirileri ama en önemlisi çok yönlü ve renkli yaşamıyla tanınmaktadır.
O bir ‘Galatasaraylı’dır.
Galatasaray Lisesi mezunu olan ‘Aydın hoca, geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle artık stadlara gidemiyor.
“Ama hala maçları TV.’den,bayrak elde, komşulara rezil olma pahasına, bağıra çağıra seyrediyorum. Kadiköy’de yaşayıp da, fanatik bir ‘cimbomlu’ olmak zor bir yaşam tarzıdır”
O bir ‘müzisyen’dir.
Timur Selçuk ve Barı Manço’nun sınıf arkadaşı olan ‘Aydın hoca’,1960’lı yılların ünlü G.S. lisesi Vokal Grubu’nun bateristidir.
“Adam yokluğuna davul da çaldım,ama grup olarak çok başarılıydık.Özellikle kız okullarında”
O bir ‘sporcu’dur.
Kadiköyspor’da ‘minik’ ve ‘yıldız’ takımlarında ‘basketbol’oynamıştır.
“Bizim çağımızda 1.75 boyla basketbol oynamak mümkündü. Sanırım şimdi bu boyla adamı ‘malzemeci’ bile yapmazlar”
O bir ‘bilardocu’dur.
Yaklaşık 35 yıldır düzenli olarak bilardo oynamaktadır. Kadiköy’de özellikle bu hobisi ile tanınmaktadır. İki dünya şampiyonu ile oynamış olmakla da övünmektedir.
“Bu yıllarda iyi bir oyuncu olmamdan söz etmek gülünç olur. Ancak artık bilardo’da ustalığım değilse de, hastalığım devamda”
O bir ‘satrançcı’dır.
Lise yıllarından beri kesintili de olsa satranç oynamaktadır.
“Bir zamanlar iyi sonuçlar alırdım. Ama sonra farkettim ki satranç bana uygun değil, çünkü çok uzun zaman gerektiriyor. Ben de şimdi ‘yıldırım’diye tanımlanan beş ila on dakikalık partileri tercih ediyorum. Sanırım bu daha bana göre bir oyun tarzı”
O bir ‘karikatürist’tir.
Lise ve akademi yıllarında ‘Akbaba’ ve ‘Papağan’ dergileri ile ‘Milliyet’gazetesinde çalışmıştır.
“Karikatür çok sevdiğim ve çalışmak istediğim bir sanat dalı,ancak bu işe gereğince ve yeterince eğilemiyorum. Belki emeklilik sonrası.”
O bir ‘tiyatrocu’dur.
G.S. Lisesi, Beşiktaş ve Kadiköy halkevinde oyuncu olarak çalışmıştır.
‘Tiyatro, hala seyircisi de olsam büyük tutkum. O çağlarda günümüzün çok ünlü aktör ve aktrisleriyle aynı sahneleri paylaşmış olmanın gururunu taşıyorum. Ama onlar da biliyor ki yaptıkları işten ötürü onları hep kıskanacağım”
O bir ‘hoca’dır.
1960’lı yıllarda başlayan 1980’lere kadar süren özel ‘fransızca’dersleri,son 27 yıldır da, mensubu olduğu Y.T.Ü. Mimarlık Fakültesi’nde, ‘bina bilgisi’ve ‘mimari proje’ konularında dersler vermektedir.
“Dedem de, babam da yüksek öğretimde görev yapmış kişilerdi. Sanırım başka bir yaşam tarzı görmediğim için ben de bu yolu seçtim. Ama onların ikisi de denizci idi. Ben ise karaya vurdum”
O bir ‘Kadıköylü’dür.
Kadıköy’ün özellikle de Mühürdar’ın tutkunu olan ‘Aydın hoca’nın bürosu ve evi halen bu semttedir. Kendisi gibi Y.T.Ü. de görevli olan eşi, prof.Dr.Gönül Kunt ile yaşamaktadır.
“1970-1975 yılları arası Nişantaşı’nda yaşadım.Sanki bu yıllar nefes alamadığım yıllardı benim. Sonra her suçlu gibi ben de ‘vaka mahaline’ döndüm”
Bürosunun tam karşısında ünlü yazar Haldun Taner’in büstü yer almaktadır.
“Gerek yaşam tarzı, gerekse sanatçı kişiliğine büyük hayranlık duyduğum ve de tanışmak, sohbet etmek şansına eriştiğim rahmetli Haldun Taner usta ile adeta her gün göz gözeyiz.
Bu benim yönümden çok ilginç bir raslantıdır. Çünkü 80’li yıllarda Fenerbahçe burnunda birlikte yürüyüş yaptığımız ve mizah üzerine söyleşip güldüğümüz zamanlarda, bir Galatasaraylı ağabey otoritesi ile ‘mimarlık işi iyi hoş ama , sen bir gün mutlaka mizah yazmalısın.Tembellik etme,gözüm üstünde olacak’demişti. Dikkat edilirse, vefatından sonra ismini taşıyan tiyatronun önünden kaldırılan büstü, tam karşıma getirildi ve benim kapıma dönük bir biçimde yerleştirildi. Sanki artık beni gözlemekte, beni izlemektedir. Ancak ben hala onu dinlemeyip tembellik etmekteyim”
Kadıköy ilçesinin ve özellikle Mühürdar’ın , ‘İstanbul’un en güzel yaşanabilecek semtlerinden biri’ olduğunu düşünüyor.
“Eski İstanbul’u gözden kaçırmadan, trafik ve hava kirliliğinden nispeten uzak, ulaşımda da ‘vapur’ayrıcalığına sahip bir yerde yaşıyorum”
Eskiye göre birçok şeyin değiştiğini ancak , bazı şeylerin de nedense değişmediğine dikkat çekiyor.
“Kadıköy’ün lağımı eskiye oranla çok güçlü, ama aynı yerden akıyor.40-45 yıl önce üzerinde gezdiğimiz, koştuğumuz kıyı bandını oluşturan büyük taş blokları da, sanırım götüremediler, yerinde duruyor ve ben hala onların üzerinden yürüyorum.’
İnci burnu - Moda arasında düzenlenen sahil bandı da onun en canını sıkan konulardan birini oluşturmaktadır.
“Son yıllarda oluşturulan ve hizmete sokulan kıyıdaki rekreasyon bandı ve sahil düzenlemesi, önce bir ‘Kadıköylü’ sonra bir meslek adamı olarak en takıldığım konulardan biri. ‘Hiç yoktan iyidir’gerekçesiyle, çok kişinin iyi bir hizmet olarak kabul edip benimsediği bu girişim üzerine, ulusal ve uluslar arası projeler ile iki yüksek lisans tezi yaptırdım.
Amacım, böyle bir düzenleme kararının alınması ve yaşama geçirilmesinden önce, konunun çok kapsamlı olarak etüd edilmesi ve doğru dürüst projelendirilmesinin, ne denli gerekli olduğunu gündeme getirebilmekti.
İstanbul’un, özellikle Kadiköy’ün böylesi bir özeni ve hizmeti hakkettiği inancındayım.
Bu olmadı,olamadı.Sonucunda da; ulaşımı yanlış, kullanımı yanlış, detayları bütünüyle yanlış bir çevre yaratıldı”
Sahil bandının kullanıcılarına ilişkin gözlemleri de ilginçtir.
“Haldun Taner ustanın ‘yalıda sabah’ öyküsü tam burası için yazılmıştır. Oysa artık sözü edilen martılar yok oldu. Onlar, rızklarını Fikirtepe çöplüklerinde ararken, yalıya kargalar egemen oldu. Günümüzde kıyıda gezen ‘yeni Kadıköylülerimizi’ de incelediğimizde , bu farklılaşmanın bir başka boyutunu yaşayabilirsiniz. Onlar da pek kıyı insanı değiller sanırım.
Çünkü deniz kıyısındaki en popüler eğlence artık, kayalara gerilmiş balon dizilerine tabanca ve tüfekle atış yapmaktır. Ayrca, her lodos fırtınasında yıkılıp yeniden yapılan,
hepsinde değişik birer arabesk şarkının bangır bangır çalındığı , ‘kahve-gazino’ları da, ince bir zevkin ve kültürün ürünü saymak zordur”
Ünlü düşünürümüz Celal Yalnız (Sakallı Celal),’Bizim toplumda ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir’demiştir… Bu bağlamda ilk tespit için yapabilecek pek bir şey yok, dileğim bilgili yöneticilere bir an önce kavuşabilmemizdir. Ancak eğer bu konuda, az da olsa, bilgililerden sayılıyorsak, pek de ilgisiz olduğum söylenemez, ancak: ‘İlgilendin de ne yaptın?’ sorusuna verebilecek somut bir yanıtım da, doğrusu yok. Konferans ve panellere katılım, proje ve tezler üretme gibi uğraşıların, toplumumuza ve çevremize pek de katkı sağlayacak uğraşlar olduğu inancında değilim.
Günümüzde ‘Aydın hoca’ hala, Kadıköy ve Mühürdar için dertlenmelerini ve akademik platformlarda da olsa çalışmalarını sürdürmektedir.
Yaşam bir serüvendir…
Ebru Ünal
Ağustos – Eylül 2004, Yapı Dekorasyon Dergisi
...Neyse, gelelim dergimize…Sizlere Aydın Hoca’dan, Prof.Aydın Kunt’tan bahsetmek istiyorum. Devlet Üniversitesinden emekli olan Aydın Hoca bugün Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.
Kendisiyle yaptığım söyleşide Aydın Hoca’nın; mimarlık, eğitim, çevre ve turizm konularındaki fikirleri hakkında yeterince bilgiye sahip olacaksınız.
Aslında yeterince kelimesi pek doğru kelime olmadı burada. Çünkü Aydın Hoca birkaç satırla anlatılamaz. Keşke imkan olsa da sizler de onunla sohbet edip, onu daha yakından tanıma şansını elde edebilseniz.
Galatasaray Lisesi’nden Oxford’a uzanan, herkesin hayalini kurduğu bir eğitim süreci…
Mütevazi, esprili, hoş sohbet, dostane ve bir o kadar da gençlere yakın bir kişilik.
Geleceğe umutla bakıyor. Gençlerin bu ülke için çok şeyler başaracağını biliyor. Ve dile getirmekten çok, gençlerle yaptığı çalışmalarla, onlara verdiği değer ve sorumluluklarla ve yine onlarla yaptığı sohbetlerle bunu ortaya koyuyor…
Keşke herkes Aydın Hoca gibi olabilse….
Keşke herkes bizlere onun kadar değer verip güvenebilse…
SİLGİ KULLANMADAN ÇİZİLEN RENKLİ BİR HAYATIN MİMARI
Prof. Aydın Kunt. Öğrencilerinin ve Kadıköylüler’in Galatasaraylı Aydın Hoca’sı.
Üç nesildir yüksek eğitim hayatında görev almış bir ailenin ferdi. Mimarlığın ve eğitmenliğin yanısıra, basketbol, futbol, bilardo, müzik, karikatür, tiyatro ve daha pek çok uğraşı…. Silgi kullanmadan çizilen renkli bir hayatın kahramanı.
Ama herşeyden önemlisi, Türk mimarisi adına yaptığı çalışmalarla ve yetiştirdiği öğrencileriyle pek çok hayata yön veren bir mimar, bir öğretim üyesi.
Kendi deyimiyle, fahişelik kadar eski bir mesleğin duayenlerinden biri olan Prof. Aydın Kunt bu sayımıza konuk oldu. Eğitmenliğinin yanısıra, mimari projeleri ve aldığı ödüllerle pek çok başarıya imza atan Aydın Hoca, gençlerden çok şey öğrendiğini söyleyecek kadar mütevazi bir kişiliğe sahip. Hayata mizah penceresinden bakmayı seviyor ve çok önemli sayılan pek çok şeyin aslında önemsiz olduğunu söylüyor. Önüne geçilemez hırslar yerine huzurlu bir yaşamı seçen Aydın Kunt ile mimarlık, turizm mimarlığı, çevre, sosyal yaşam ve biraz da hayata bakış açısı üzerine sohbet ettik.
Keyifle okuyacak ,bazı cümlelerin altını çizeceksiniz.
Mimarlık mesleğini tanımlar mısınız?
Mimarlık gezegenimizdeki en eski mesleklerden biri. Hatta insanoğlunda var olan, üreme ve barınma içgüdülerinden hangisinin daha önce geliştiğini bilemediğim için gereğince de saygın bir tanım olmamakla birlikte; “mimarlık fahişelik kadar eski bir meslektir” diyebilirim. Ancak, eskiden olduğu gibi günümüzde de mimarlık mesleği çelişkili bir biçimde tanınmakta ve tanımlanmakta. Örneğin; “insan servetini kadınla,kumarla ve mimarla tüketir” gibi bir deyiş de var. Bunun çok insaflı bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle her meslekte olduğu gibi biz mimarlar da çok iyi, iyi, orta gibi tanımlanabilecek bir yelpazede yer almaktayız. Ama her olumsuz mimari uygulamanın faturası nedense hepimize çıkarılır ve de hep söze: “Siz mimarlar…” diye başlanır.
Peki kötü uygulamalar olduğunda…
Gerek öğrenci, gerekse eğitimci olarak yaklaşık yarım yüzyıldır içinde bulunduğum mimarlık mesleğinde “nedeni”ni ve “nasıl”ını hala anlayamadığım “çok kötü” denebilecek bazı uygulamalarla tabii ki ben de karşılaşıyorum. Oysa ne bize böyle öğretildi, ne de biz böyle şeyler öğretiyoruz. Mesleğini seven, yıpratıcı bir eğitim ve çalışma sürecine sahip olması nedeniyle de meslektaşlarını ve yaptıklarını hoşgörüyle karşılama eğiliminde bir kişi olarak, ne kadar inandırıcı olur bilemem ama sanırım uygun bir gerekçe de bulmuş durumdayım.
Nedir bu gerekçe?
Mimarlık mesleği bilindiği gibi; resim, şiir gibi diğer sanat dallarında olduğu gibi , tek başına icra edilen bir sanat değildir. Gerek proje gerekse uygulama aşamalarında mimarın işine çok karışanlar olur. Sonucunda ise, elde edilen ürün; fikir ve form olarak mimarın ilk tasarladıkları ile her zaman örtüşmeyebilir. Bu bağlamdaki en önemli nedenlerden biri de, yapı yaptırmayı amaçlayan kişilerin çoğu kez varlıklı yatırımcılar olmalarıdır.
Böylesi bi güce sahip olmaları da elbette diğer mesleklerdeki ve iş alanlarındaki başarılarından kaynaklanmaktadır. İşte burada toplumumuzdaki en yaygın hastalıklardan biri olduğuna inandığım: “Madem mesleğimde başarılıyım, o zaman bir bina tasarımını da kolayca yapabilirim” hastalığı baş göstermektedir. Ve de bu illet, kişinin cüretinin türüne endeksli olarak ‘planlama’, ‘detaylar’ veya ‘dekorasyon’ aşamalarında kendini gösterir.
Yani demem o ki; bu yapılanları mimarların yaptığına inanmıyorum…Belki de inanmak istemiyorum…
Herkes mimari fikirleriyle ortaya çıkıyor.
Hekimlerin çoğunlukta olduğu bir toplulukta bir gün bana, belki de gruptaki tek mimar olmam nedeniyle: “Mimarlık bizim hobimiz” gibi birşeyler söyledi sayın hekimlerimiz. Duymamazlığa geldim. Ancak dert üstesinden gelinesi bir derde de benzemiyordu. Çünkü yineleyip duruyorlardı ve kutlanmayı bekler gibi bir halleri vardı.
Dayanamadım ve ben de onlara, aslında ‘beyin operasyonları’ yapmaya çok düşkün biri olduğumu, ancak gereken ortamı henüz bulamadığımı belirttim…Sanırım biraz alındılar.
Belki ben de alıngan davranmıştım. Çünkü bilinen gerçek odur ki: Le Corbusier, Frank Llyod Wright ve Koca Sinan gibi ünlü mimarların da mimarlık eğitimi ve diploması olmadığı.
Mimarlık mesleğinin ön koşulu nedir ?
İnancım odur ki; doğayı tanımak mimarlık mesleğinin ön koşuludur.
Bir tasarım için gereken tüm ipuçları doğada vardır. Bunu değerlendirebilmek için de bakmak değil, görmek gerekir. Örneğin örümcek, doğadaki en iyi mimardır sanırım.
Hiçbir zaman tekrara düşmeden çevreye en uyumlu ve özgün ağı örer.
Oysa arı, gezegenin her yerinde çevreye uyum kaygısı olmadan, aynı boyutlardaki altıgenleri yineler durur. Bu da bana nedense, hepsi biribirine ve çoğu kez de hiç biri pek bir şeye benzemeyen, her yönde aynı planlamayı yineleyen ‘toplu konut’ projelerini çağrıştırır.
Başarılı bir mimari ürünü nasıl tanımlarsınız?
Başarılı bi mimari ürün çeşitli biçimlerde tanımlanabilir.
Bu çağlar boyu toplum beklentileri ve özelliklerine göre farklılıklar göstermiştir. Ama bence ‘amaca uygun ve çevresiyle uyumlu’ tanımı, başarılı bir mimari ürünün betimlemesidir sanırım.
1999 yılında emekli olduğum Y.T.Ü. Mimarlık Bölümü’nün yüksek lisans programında yıllardır sürdürdüğüm ‘Mimari Tasarım-Doğal Çevre İlişkileri’ adında bir dersim vardı.
Diğer eğitimci arkadaşlarım da ‘Yapılı Çevre’, ‘Psikolojik Çevre’ gibi diğer çevre verileriyle mimari tasarımın ilişkilerini irdeleyen dersleri üstlenmşlerdi.
Böylesi bir bölüşüm sonucu mimari tasarımın tüm çeve verileri ile olan ilişkileri bütünüyle ele alınmış olurdu. Bu da inanıyorum ki, genç meslektaşlara, mimarlığın salt binaların programına uygun projeler gerçekleştirmekle sınırlı olmadığı, çevreyle uyumlu bir bütün oluşturmanın da o denli önemli bir tasarım faktörü olduğunu algılatmak açısından önemliydi…
Ailenizde sizden başka mimari eğitim alan var mı?
Ailemde üç nesildir yüksek eğitimde görev almış insanlar var. Ancak bunların arasında hiç mimar yok. Ailedeki tek mimar; babamın dedesi, Abdülhamit’e ve onun şehzadelerine de hizmet vermiş bir ‘hassa mimarı’ olan büyük dedem Tahir Efendi’dir.
Gariptir ki, sanırım 70’li yıllara kadar ülkemizdeki çoğu kişi de hiçbir mimarla iş ilişkisi olmadan, hatta hiç mimar tanımadan yaşamlarını sürdürmekteydiler. Oysa günümüzde, gerek Mimarlık Fakültelerinin ve bu bağlamda mimarların bunca çoğalması gerekse konut ve özellikle ikinci konut taleplerinin artması ile ülkemizde, toplum-mimar ilişkisi etkin biçimde kurulmuş oldu.
İç mimarlık diye bir olgu var mı? Okullarımızda böyle bölümler var. Ancak bu bölümü okumayıp iç mimar olan bir kesim de var?
Şu anda iç mimarlık diye bir kavram ve bir meslek var. Böyle görünüyor ama bunun çok tutarlı olmadığı inancındayım.
Çünkü mekan bir bütündür. İçiyle, dışıyla, her şeyiyle bir bütündür…
Oysa, kimi uygulama pratiğinde.bir mimar, şöyle ya da böyle bir binayı tasarlıyor.
Sonra biri geliyor ve hiç onun fikirlerine uymayan yepyeni bir şeyler üretmeye çalışıyor. Bu; çelişkili bir şeydir sanırım.
Yatırımcıların baştan beri aynı tasarım grubuyla çalışması gerekir düşüncesindeyim…
İyi bir mimari ürün ancak bu koşullarda gerçekleşebilir. Yoksa birbiriyle, daha da kötüsü, ‘tasarımın bütünü’ ile çelişen sonuçlar çıkabilir. Bu nedenle benim inancıma göre, “iç mimarlık” diye bir kavram, “çelişkili bir kavram”dır.
Bu belki, kullanımı değişecek veya işlevi yıpranmış kimi yapılara yeniden yaşam verebilecek bir ilgi alanı olabilir.
Ayrıca hiç eğitim görmemiş kişilerin etkinliği bağlamında söyleyecek bir sözüm yok. Becerebiliyorlarsa neden olmasın?...
Okullarımızdaki iç mimarlık bölümlerine nasıl bakıyorsunuz? Okullarımızda bu bütünlük oluşturulabiliyor mu?
Benim mezun olduğum Güzel Sanatlar Akademisi’nde, yani hiç benimseyemediğim yeni ismiyle “Mimar Sinan Üniversitesi”nde de bu böyleydi. İç mimarlık diye bir bölüm vardı.
O yıllardan hatırlayabildiğim kadarıyla, tabii iç mimarlığın tüm derslerine vakıf değilim, programlarını tümüyle bilemem. Çünkü ben “Yüksek Mimarlık Bölümü”nü bitirdim.
Ama “İç Mimarlık” öğrencilerinin bizim bölümden aldıkları dersler vardı. Daha çok ‘yapı’ ve ‘ince yapı’ ağırlıklı derslerdi bunlar. Fakat çok ağır dersler de değildi sanırım.
Onların, dışı hazırlanmış bir kabuğu, içini ya da dışını, -bezemek demek istemiyorum, çünkü sadece onunla kısıtlı değil-, düzenlemekti uğraş alanları…Ancak yine de ortak bir takım derslerimiz vardı. Ben mimarlığın bir bütün olduğuna inananlardanım. Hatta bundan da öte, çevresiyle de uyumlu bir bütünü tasarlamaktır mimarlık.. Şimdilerde peyzaj mimarlığı da var. Sözü şöyle bağlayayım isterseniz: Mimarı bir maestro olarak kabul ederseniz, diğer mühendislik dalları ve yardımcı disiplinler de değişik enstrümaları çalanlardır.
Hepsi konusunun virtüözleri de olabilir. Ancak birçok iyi şey bir araya geldiğinde çok kötü bir sonuç da verebilir. Bu nedenle mimarlıkta arzulanan; “uyumlu bir birliktelik” tir.
Bunu sağlayacak kişi de mimardır…
Sizinle yaptığımız daha önceki sohbetlerimizde de, gözlemledim. Gençlerle, öğrencilerinizle çok iyi dialoglarınız var. Bir eğitimci olarak, gençlerden, öğrencilerinizden sizin de öğrendikleriniz oluyor mu?
Kesinlikle. Hatta ben bu işten niye para kazandığımı da pek anlamış değilim…Çok severek yaptığım bir iş bu yıllardır. Bu bir anlamda bizim aile mesleğimiz. Üç nesildir yüksek eğitimde görev almış bir ailenin ferdiyim. Gençlerle zamanı farkediyorsunuz…Yaşadığınız anı daha iyi değerlendiriyorsunuz. Eğitirken öğreniyorsunuz. Öğrenciden çok şey alıyorsunuz. Trendleri işaret ediyorlar. İhtiyaçlarını belirlerken gündemi sizden daha iyi takip ettikleri de kesindir.
Fikir çatışmaları mutlaka oluyordur ama…
Olmaz mı, tabii ki oluyor. Bunu kuşaklar arası çatışma olarak kabul etmeyelim. Ama şöyle bir tehlike var. En büyük çatışmamız nerede oluyor bilir misiniz? Gençler haklı olarak “moda” dediğimiz ve benim çok telaffuzundan bile çekindiğim “moda mimarlık”, “trendy mimarlık” gibi şeylere pek düşkünler.
Ya da onlarca, kimi ismi gündemde olan yeni mimarların eserlerine özenip, onlara öykünüyorlar. Bunun çok tehlikeli bir şey olduğunun altını çizdiğim zaman da çatışmamız başlıyor…Bir işin aslını öğrenmeden, o çağda geçerli olduğu varsayılan, ileride ne olacağı da hiç belli olmayan bir mimariye gönül vermelerini doğrusu pek istemiyorum.
Bu belki onlarda yaşlarının getirdiği bir atılım bir isyan olabilir. Ama bu bir “giyim eşyası” değil ki…En az 20-30 senelik ömrü olacak bir yapı yapıyorsunuz sonuçta…
Önce işin esasını öğrenmelerini istiyorum. Bu da beni onların gözünde biraz “modası geçmiş” kılıyor… Ama varsın, izleyen yıllarda ne demek istediğimi daha iyi anlıyorlar sanırım…Ben onların klasik resim kurallarını öğrenmeden, soyut resime gönül vermelerini istemiyorum.
Mimarlık mesleğinin tarifi var mı?
Evet-hayır. Mimarlığın tarifini bana sorarsanız, neredeyse imkansız.
Bu konuda, özellikle 70’li yıllarda bir çok “kollokyum” ve “seminer” yapılmıştır. Ama bir türlü mimarlık mesleği gereğince tanımlanamadı sanırım...
Aşk gibi tarifsiz mi?
Elbette…Mimarlık da bir aşk zaten. Önce biraz analitik yaklaşalım, parçalayarak bakalım. Mimarlık; teknik ve sanatın kavşağındaki bir meslektir. Bu da mimarları, kişisel eğilimlerine göre farklı kılıyor.
Kimileri teknik yönü kuvvetli ya da ona gönül vermiş mimarlar oluyor. Kimileri de sanat yönü kuvvetli mimarlar oluyor. Bunu yüzde yüz ortadan ayırmak mümkün değil.
Bunun sonucunda da bazı eserler sanat yönünden, bazıları da teknik açıdan önem kazanıyor.
İkisini birden becerene ise: “Büyük mimar”,”yüce mimar” ya da kısaca “gerçek mimar” diyoruz.
Eğitmenliğinizin yanısıra ,hayalini kurduğunuz bir mimari çalışma var mı?
Zor bir soru. Tabii ki olmuştur ama şu anda böyle bir şey düşünmekte zorluk çekiyorum. Şöyle ki, yapılmış bi bina var, düzenlenmiş yeni bir çevre var… Şöyle olmasaydı böyle olsaydı dediğim çok şey vardır.
Babamla en çok çekiştiğimiz konuydu bu… Kuşak farkı vardı ama işin en çelişkili yanı, babası tarafından tutuculukla suçlanan nadir evlatlardan biriydim sanırım.
Örneğin yıllar önce, Turing tarafından Çamlıca Tepesi düzenlendiğinde -ki rahmetli Çelik Gülersoy çok sevip saydığım bir kişiydi- bu örnekte çok başarılı olmadığına inanıyorum.
Gerçekten kötü bir çevre oldu. Bu iş bana gelseydi, o zamanlar rahmetli hocam Sedat Hakkı Eldem vardı, ona danışırdım.
Bu bir uzmanlık alanı. O çevreyi çok iyi tanımış olmak lazım. Orayı ve Osmanlı dönemini yaşamış, çok iyi sindirmiş olmak gerekir böylesi sorumluluklar altına girdiğiniz zaman. Oysa Çelik Bey bunu pek yapamadı…
Daha önce de söylediğim gibi, bir insan bir meslekte çok başarılı olursa, her şeyi becerebileceğini zanneder.
Bence kötü bir çevre oldu. Bunu babama söylediğimde yanıtı: “Peki orası eskisi gibi mezbelelik olarak mı kalsaydı” olmuştu. Ben de ona: “Mezbelelik olarak bile kalsaydı, zaman içinde doğru bir adam gelip, doğru bir şeyler yapabilirdi…Ama şimdi bu şans kalmadı” demiştim…Ayrıca bu tür girişimler, proje aşamasında uzmanlarına ve daha da önemlisi, “İstanbul yaşayanlarları”na sorulmalıydı.
Çünkü bu bir; “demokratik planlama” geleneğidir…Babam iki büyük savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış bir kişiydi. Ve de nedense, yapılan her hizmeti sorgulamadan minnetle kabul etmeye açık bir adamdı. Oysa bu anlayış mimarlıkla hiç bağdaşmıyor…Çamlıca Tepesi için keşke daha farkl bir grubun eline geçseydi diye çok düşünmüşümdür…
Bunun gibi daha pek çok örnek vardır...
Sizin yapmayı düşündüğünüz…
Açıkcası tek yapı ölçeğinde değil de, çevre ölçeği olarak düşünürdüm. Örneğin Kadıköy kıyıları benim her zaman çok önem verdiğim alanlar. Oralarda büyümüş, orada denize girmiş,
gençliğimi orada yaşamışımdır.
O kıyılar çok rastlantısal bir biçimde dolduruldu. Zaten bizim ülkede coğrafyaya hiç itibar edilmeden, dünya güzeli koylar torba doldurur gibi doldurulmuştur. Kıyıdan alan kazanma adına her şeye zarar verilmiştir. Ekoloji, coğrafya, toplumsal bellek zarar görmüştür.
Böyle bir çalışma yapmak isterdim. Tekil yapı değil ama çevre düzenlemesi ve bu bağlamdaki yapı gruplarının mimarı olmayı düşünürdüm.
Biraz da renkli kişiliğinizden söz etmek istiyorum. Sizin hakkınızda çıkan yazılarda okuduğuma göre mimarlığın, eğitimciliğin dışında Kadıköylüler’in Aydın Hoca’sı olarak hayata bakış açınız nasıl?
Aslında baktığım gibi yaşadığım için özel bir şey söyleyemiyorum.
Biraz mizah penceresinden bakmayı severim herşeye. Bu insanı hem rahatlatıyor, hem de çok önemli sayılan pek çok şeyin çok da önemli olmadığını gösteriyor.
Biraz daha huzurlu yaşamama neden oluyor sanırım…
Kadıköy’lüsünüz ama Galatasaray Lisesi mezunusunuz. Hangi takımı tutuyorsunuz?
Elbette Galatasaraylıyım…
Fanatik misiniz?
Günümüz fanatiklerini hiç karıştırmayın. “Döner bıçaklılar”dan olmadığım kesindir…
Çok garip bir şey söyleyeyim. Ben yetişirken, o dönemdeki Fenerbahçeli büyük futbolcularla beraber yetiştim. Çoğuyla birlikte top oynama şansım oldu.
Bize futbolu öğreten insanlardı onlar… Bizim zamanımızda Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar bugünkü gibi değildi. Fenerbahçe’nin eski ‘tahta stadı’na birlikte giderdik güle oynaya…
Maç yapardık ya da seyrederdik. Dönüş yolunda, maçın sonucuna göre birbirimize takılırdık…Ama hiç çatıştığımızı hatırlamıyorum. Fenerbahçe camiasından görüştüğüm ve çok sevdiğim dostlarım var. Yaşım ilerledikçe artık stadlara gidemez oldum. Kendimi ve çenemi tutamadığım için umumi yerlerde de maç seyredemiyorum…
Evime kapanıyorum ve bağırışlarım dışarıdan duyulmasın, konu komşuya rezil olmayalım diye eşim de pencereyi örtüyor.
Kocaman bir Galatasaray bayrağım var, ona sarılarak T.V. de maç seyrediyorum.
Çok iyi okullar, eğitimle geçen yıllar… Müzik hayatınız da olmuş. Sosyal aktivitelere katılmış bir kişilik... Bilardo, satranç, basketbol, futbol… Sadece kitaplar içinde yaşamamışsınız. Nasıl bir çocukluktan bugünlere geldiniz?
Bunu biraz da mesleğimin verdiği avantaja bağlıyorum. Mimarlık çok sosyal bir bilim dalı. Toplumda çok özel bir yeri var. Bunun yanı sıra bir çok bilim dalı gibi, diyelim ki, kimi fen bilimlerinde o söylediğiniz olabilir. Ben de gereğince okuyup yazıyorum tamam da, bunun yanı sıra daha insanların içinde olmak mimarlığın gereği…
İnsan ihtiyaçlarını, toplum beklentilerini bilmek durumundayım.
Ben bunu bilinçli yapmadım. Bu bende sanırım zaten vardı.
Spor, müzik, mimarlık…Yeniden dünyaya gelseniz mesleğiniz ne olurdu?
Hiç biri…Doğa bilimci olurdum.
Neden?
Batılıların belgesel yayın kanallarını izledikten sonra buna karar verdim..
Toprağı, yaratığı, bitkisi ve bütünüyle insan eli değmemiş doğa beni çok çekiyor. Onu izlemek, gözlemlemek isterdim.
Gençlere önerileriniz neler?
Gençlerden hiç kopmadım. Onlarla iyi anlaştığımı da sanıyorum.
Belki de kızım nedeniyle olmuştur bu. Günümüz gençleri, bizim zamanımızdakiler kadar şanslı değiller... Sayıları çoğaldı. Mesleklerinin hareket ve yaşam alanı azaldı. Büyük bir rakabet var açıkcası.
Bu, mimarlık kadar diğer mesleklerde de böyle…Ama şunu da görüyorum ki, seçilen meslek alanları çoğu kez rastlantılara dayanıyor. Seçtikleri bölüme girdikten sonra bir bunalıma düşüyorlar. Bilim alanlarını ve mesleklerini çok sonraları tanımaya başlıyorlar.
Benimsememe durumunda, nereden dönüleceği konusunda tereddüte düşüyorlar…Ya “başladım bitireyim” diyor ama mutsuz ve başarısız bir meslek sahibi oluyorlar. Ya da tekrar deniyorlar.
Ama üniversiteye giriş zaten çok zor. Bu nedenle bir gencin istediği işi yapması da çok büyük rastlantılara bağlı. Bunun dışında beni çok üzen bir konu daha var ki, o da: “Yüksek Lisans eğitimi”…
“Yüksek Lisans” bence daha büyük bir sorun. Yüksek Lisans eğitimi, bilindiği gibi bir “uzmanlık alanı” arayışıdır…Öğrenci hiç kendini tartmadan, eğilim ve beklentilerini bilmeden, kişisel yeteneklerini sınamadan, yüksek lisansa başlamak istiyor okulunu bitirir bitirmez…Kazandığı yüksek eğitim kuruluşu da çoğu kez yine rastlantı sonucu olabiliyor.
Hiç bir ciddi tercihe dayanmayan bir seçim oluyor bu…
Hadi lisansta kendini sorgulamadın, bari burada sorgula. Bana danışan her öğrenciye aynı şeyi söylüyorum: “Bir iki sene kaybol…Git mesleğini yap…Eğilim ve yeteneklerini sına”… Bunun canlı örneğini Oxford’da yaşarken gördüm.
Orada 30’un üzerinde kolejin onbinlerce öğrencisi var. Bunların danışman hocaları var.
O hocalar Oxford konfederasyonun her şeyi…Öğrenciler okula başlar başlamaz bu insanlara müracaat ediyor...
Bu kişiler de öğrencinin tüm eğitim yaşamını biçimlendirip, yönlendiriyor.
Gerektiğinde, süreç içinde yeni düzenlemeler yaparak…Gençler, özeli dahil, her türlü sorununu aktarıyor bu kişilere. Böyle bir danışmanlığa her öğrencinin hakkı var.
Bizde de böyle bir müessese var. Benim de danışmanlığını yaptığım öğrencilerim var. Ama danıştıkları, inanılmaz yalın şeyler… Kredi notu nereden nereye gider gibi…Oysa gerek danışma gerekse danışmanlık, böyle olmamalı diye düşünüyorum…
Daha doygun bir danışmanlık için nasıl bir yol izlenmeli?
Şimdi iş orta eğitimde başlar… Bence gerçek eğitim ‘orta eğitim’dir. Yüksek öğretim ciladır ya da meslek edinme yolunda bir etkinliktir. Ben böyle bakıyorum…Eğer kişinin “orta eğitim”i sorunlu ve yetersiz ise, yüksek eğitimde çok tesadüfidir başarılı olması…Bunun için orta eğitimdeki danışmanlığın meslek seçiminde daha etkili olduğuna inanıyorum.
Her öğrenci eğitimin sistematiğini kavrayabilmeli, doğru soruyu sorup, doğru yanıtı seçebilmelidir. Kısaca eğitimin çok kişisel bir etkinlik olabildiğini ve bunu başarmanın yolunun eğitim kuruluşlarından öte, bütünüyle kendisine endeskli olduğunun bilincine varabilmelidir… Diliyorum ülkemiz de bu gelişimleri yaşayacaktır…
Gelişen dünyamızda dejenerasyonun arttığı görülüyor. Özel üniveristelerin çoğalması, ekonomik koşullardaki farklılıklar…Bir eğitimci olarak bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
Otuz yıllık bir devlet üniversitesi görevi sonrasında emekli olup,bir vakıf üniversitesi olan, Yeditepe Üniversitesi’ne geçtim.
Sayıları günden güne artan ve artık büyük yığılmaların yaşandığı yüksek eğitimde, özel üniversitelerin verdiği hizmet küçümsenemez.. Başarılı olanları ise, günümüzden çok, izleyen yıllarda belirlenebilecektir sanırım…
Ancak daha da önemlisi, Devlet ya da Özel Üniversitedekilerin ülke genelindeki yeridir bence..Üniversitenin bulunduğu bölge en can alıcı noktadır. Üniversiteler zaten belirli bir kültürü edinmek için gidilen yerlerdir. Sadece meslek edinmek için değil…
Batı ülkelerinde, “Üniversite Kentleri” vardır.Ya da önemli üniversiteler büyük kentlerde olur…Mesela İstanbul benim için Türkiye genelindeki en önemli kenttir.
Yanlış bir kanıya kapılmanızı istemem ama siyasi nedenlerle Anadolu’daki her kentte üniversite açılması doğru değildir düşüncesindeyim…Büyük kentlerin ya da kültür birikimi olan kentlerin içinde ya da çevresinde olması gerekir bir yüksek eğitim kuruluşunun…
Düşünün, Anadolu’dan gelmiş bir çocuğun; tiyatroyu, sinemayı görebilmesi, sergilere gidebilmesi, kültürel çevre tarafından kuşatılması gerekir. Bu da doğru adresi bulabilmesi demektir. Bu iş, donanımlı kentlerde ya da yerleşim birimlerinde olur.
Ülke koşullarında böyle bir yere konuk olmak en iyisi. Kültürel etkinliklerin olmadığı yerlerde üniversite açmak doğru değil… Sonuçlar ortada zaten. Hele mimarlık…
Bir ABD’li meslektaşım bana dedi ki: “Dünyada bir Mimarlık Fakültesinin açılması gereken ilk yerleşim İstanbul olmalı…Çünkü inanılmaz bir kültürel çevreniz var. Yüzyılların birikimi var…Her türlü mimarlık örneği var”.
Düşünün bir batılı bunu hissedip görebiliyor…
Yurt dışında bulunduğunuz dönemlerde mutlaka gözlemler yapmışsınızdır. Ülkemizde yetişen mimarlarla yurt dışındaki mimarları karşılaştırır mısınız?
Açık yürekle söylüyorum çok iyi mimarlar yetiştirdik. Yetişiyor da. Gariptir, ben meslektaşlarıyla çok az teması olan ama meslektaşlarını seven bir adamım.
Çok yıpratıcı bir eğitimden gelindiğini biliyorum. Neler çekildiğini de…Yaptıkları her şeyi, bilir bilmez insanlara beğendirmeye uğraşıp, nelerle uğraşıyorlar biliyorum.
Anlayışla bakmaya çalışıyorum. Kötü örnekler yok mu? Elbette var…Bunlara kendimce bir takım nedenlerle kılıflar da bulmaya çalışıyorum. İnanıyorum ki kötü örneklerde başka dış tesirler var…
Bunu bunlar yapmaz diye düşünüyorum. Bir zamanlar bizden daha deneyimli, eski mimarların: “Ne yapmak istiyorduk ama ne yapabildik” isimli toplantıları, söyleşileri olurdu. Çünkü onlar gibi, mimarlığını kanıtlamış insanlar bile birçok şeyi istedikleri gibi yapamadılar.
Aynı şeyler benimde başıma gelmedi mi?.Geldi.
Bu nedenle iş kaybettiğiniz oldu mu?
Çok iş kaybettim ama benim bir lüksüm vardı.Ben bir hocaydım,belirli bir maaşım vardı. Arkadaşlarımın böyle bir durumu yoktu. Ben daha başım dik gezebiliyordum. Özellikle turizm alanında çok proje başvurusunu reddetmişliğim vardır.
YAŞAMIN SEYİRCİSİ OLMAK
Ebru Ünal
Mayıs-Haziran 2005 - Yapı Dekorasyon Dergisi
Prof. Aydın Kunt, yıllar önce Yeni Alanya Gazetesi’ne yazdığı makalesinde ‘doğal bir çevrede yaşama özlemiyle gelip, doğayı yaşayamayan’lara değinir.
Denizi görmek uğruna dağlara inşa edilmiş kaya mezarları görünümündeki evlerden söz eder. Bunun 80’li yıllarda ülkemiz insanının garip bir yazgısı olduğunu ve ‘beton çevre’’nin, ‘yeşil çevre’’ye tercih edildiği çelişkisini her söyleminde dile getirir.
Yılların deneyimine dayalı bu görüşler gençlere ışık tutuyor.
Bu sayımızda Prof. Aydın Kunt’un kendi kaleminden bugüne kadar yaptığı özel konutlara ilişkin görüşlerini aktarırken, gençlere yok gösterici olmasını dilediğimiz, Yeni Alanya Gazetesi’ndeki makalelerinden alıntıları bir kez daha spotlar halinde yayınlıyoruz.
Biz canlılar gibi yapıların da bir doğuş ve yaşam serüveni olduğuna inanmışımdır hep.
’Tasarımcısı kadar, kullanıcılarının da etkin olduğu, mutlu ya da mutsuz bir süreçtir bu.
Bir anlamda binalar da bizler gibi çevresiyle uyum sağlama uğraşı içinde, ya mutlu bir yaşam sürerek yaşlanırlar, ya da mutsuz bir yaşam sonrası eskirler.
Genel kullanım yapılarında mimarın çabası; herkes için elverişli ve uygun nitelikleri olan “optimum değerler” taşıyan tasarımlar üretmektir. Oysa özel konutlar, bireyin ya da belirli bir ailenin gereksinimleri ve özgün beklentileri göz önüne alınarak tasarlanır.
Meslek yaşamımda sanırım diğer bir çok mimar gibi benim de en çok karşılaştığım proje konusu ‘özel konutlar’olmuştur. Çoğu kez arkadaşlarım ya da bu vesileyle arkadaş olduğum kişiler için ürettiğim projelerdir bunlar.
Sitelerdeki konut yapıları da göz önüne alındığında, bu alanda ‘dalya’yı çoktan aşmışımdır.
Hep özgün bir tasarım örneği oluşturma çabasında oldduğum için de, sitelerdeki her binayı elverdiğince ayrı ayrı planlama uğraşı içinde olmuşumdur, -ki bunun hiç akıllıca bir iş olmadığını da açık yüreklilikle söylemem gerekir-.
Bu konuda öncelikle aile bireylerinin yaşam biçimlerini en küçük ayrıntılara kadar bilmem gerektiğine inanırım. Bu bir anlamda canlandıracağı rolün karakter özelliklerini inceleyen bir aktörün çalışmasına benzer. Ancak bu inceleme ve kullanıcılarla yapılan görüşmeler sürecinin sağlıklı bir sonuca ulaşabilmesi için, kişilerin beklentilerini, gerçek gereksinimleri ile özentileri ve kimi olumsuz örneklere öykünmelerinden de ayırt edebilmemiz gerekir.
Bu bağlamda aile bireyleri arasında konutun çoğu kez gerçek sahibi konumunda olan kadınlarla sürdürülür tartışmalar. Erkeğin ilgi alanı ise daha çok maliyet konusunda yoğunlaşır.
Ben kadınlarla tartışmayı yeğlemişimdir hep. Çünkü onlar nedense daha duygusaldır, iyiyi ve güzeli daha çabuk algılamaya yatkın, çevre değerlerine daha duyarlıdırlar.
Ancak kadınlarla da çalışmanın zorluğu ilk başlardadır. Ellerinde çoğu kez kimi dekorasyon dergilerinden kesilmiş bir sürü dökümanla çıkarlar karşınıza.
“Şu kapı güzel, bu pencere benim evimde de mutlaka olmalı!” içerikli yaklaşımları vardır. Onlara projenin bir bütün olduğunu ve tasarıma detaydan değil, genelden başlanması gerektiğini anlatmanız ve de kırmadan, düşledikleri detayların olumlu olumsuz yönlerini açıklamanız gerekir. Örnekleri de uzman oldukları giyim konusundan seçerseniz ve de giyim kuşama elbisenin pilisinden ya da aksesuarından başlanmadığını açıklarsanız, karşınızda sizi hak vererek dinlemeye hazır bir kullanıcı bulursunuz.
Erkekler inşaatın sonlarına yakınlaştıkça zorluklar çıkarmaya yatkındırlar.
Maliyetten ve çoğu kez hiçbir sorumluluğunuz olmadığı halde inşaatın gecikmesinden yakınırlar. Ve çözüm olarak da, o zamana kadar ortada olmayan ve nereden çıktıkları belli olmayan kimi malzeme satıcıları ile uygulamacıların, gelişi güzel taksitli ödeme koşullarına kapılırlar.
Ucuzluk ve süratli bir uygulama süreci vaatleri olan bu yaratıkların, binanın kullanıcıları ya da kimi yakınlarının “çok sevilen bir ağabeyleri” olmaktan öte hiçbir rütbeleri de yoktur çoğu kez.
İşte bu süreç, benim her tasarımımın uygulama aşamasında uykularımı kaçıran, bunun yanı sıra sonraları kullanıcıların da mimarlarını dinlenmeyip, pişmanlıklar yaşamalarına neden olan süreçtir.
Açık kalple belirtmeliyim ki, tasarladığım hiçbir bina bütünüyle tam düşlediğim biçimde gerçekleşmemiştir. Buna eşim için ürettiğim ve halen yaşamakta olduğumuz,mevcut bir apartman dairesinin tadilat projesi örneği de dahildir.
Ancak bu konudaki ilk ve tek örnek olmadığımın da bilincindeyim. Çünkü birçok meslektaşımın da benzeri yakınmalarına tanık olmuşumdur...
Kimi örnekte ise, binaların kullanıcılarında zaman içinde yapılarında değişimler ya da ilaveler yapma arzusu baş gösterir. Bu eğer olumlu bir gereksinimden kaynaklanıyor ise anlaşılır bir istemdir. Ve de yardımcı olmak gayretine düşerim. Ancak bu gereksiz ve bina bütünüyle uyuşmayacak bir istek ise aramızda anlaşmazlıklar çıkar.
Bu durumda söz konusu binanın, aslında ‘benim binam’olduğunu, onların ise ‘binanın kullanıcıları’ olduğunu hatırlatırım.
Örnek olarak da, bir kız babasının aslında hep o kızın babası olarak kalacağını, oysa değişik birliktelikler ya da evlilikler yaşasa da, bu kişilerin o kız için geçici bir pozisyon ve rütbe sahibi olduklarını belirtirim.
Bu konuda ne kadar haklıyım bilemem ama samimi inancımdır bu benim.
Benim yaşlarımda olan ve tasarımını çok severek yaptığım bir binanın sahipleri olan çift, günün birinde bana hiç danışmadan yaptıkları ilaveleri ve yeni renk uygulamalarını marifetmişcesine sürpriz olarak bana gösterip fikrimi sordular.
Ben de onca şiddetli depremden etkilenmeyen bu binanın, kimi yaşlılık hezeyanlarını atlatamadığını belirttim. Pek sevdiğim bu çiftle aramızda hala serin rüzgarlar esmekte…
…. Ege’ye gelince… Elbette eskiye göre hayli değişmiş ve gelişmişti. Ancak genelde bu değişimin, çok da hayırlı ve olumlu olduğunu söyleyemem. Üst üste kutu kutu yığılma felaketi örnekleri, buralarda da yaygın biçimde yaşanmakta… Alanya’mın kulakları çınlasın!.
Hepsi birbirine, hiçbiri de pek bir şeye benzemeyen o tatil konutlarındaki insanların, bu “tıpkı”lıktan, yollarını ve evlerini şaşırdıkları, o “tekdüze çevreler”de, bunca aynı koşullarda yaşamaya mahkum kalınmasını anlamak kolay değil…
Hele buna, kendi rızalarıyla hem de mühim meblağlar ödeyerek katlanmaları, işi daha da inanılmaz kılıyor… Doğal bir çevrede yaşama özlemiyle gelip, doğayı yaşayamamaktalar. İlle de “denizi görmek” adına dağlara tırmanıp, “kaya mezarları” görünümündeki evlerinden denize ulaşamamaktalar.
İşte bu çelişkiler ve “beton çevre”nin, “yeşil çevre”ye tercihi, 1980’li yıllar sonrası, ülkemiz insanının “garip bir yazgısı”dır sanırım…
Ege’nin değişik turizm merkezlerinde, öğleden sonraları güneşin etkisi azaldığında gezintilere çıktım… Yabancı turistler hala güneşleniyor, denize giriyor ya da gezerek çevreyi tanımaya çalışıyorlardı.
Buna karşın benim insanımın tek etkinliği çoğu kez, bunların hemen hiçbirini yapmadan, turistleri “izlemek” ve “gözlemek”ti…
Sanırım “tatil”den ve de “tatil yöreleri”nde bulunmaktan, anladıkları ve beklentileri bununla sınırlıydı…
Eh! Doğrusu, hal böyle olunca da, kişilerin hiçbir çevre değeri gözetmeden, salt olup biteni seyir adına, bir yerlere yığılarak toplanmalarını anlayabiliyorsunuz…Bu bağlamda yaşayacakları “fizik çevre” için, pek titizlenmemelerini ve hiç “seici” davranmamalarını da garipsememek gerekir…
“Kentsel alanlar”daki birinci konut yaşamını bile henüz yeterince kavrayamamış ve buna uyum sağlayamamış bir toplum olduğumuz pek yadsınamaz.
Günümüzde; sağlıklı,kişilikli ve özgün bir çevrede yaşamak yerine, daha önce birilerince moda ilan edilen yerlere, hızla ve üst üste yığılmak nedense bize çok daha çekici gelmekte.
Bu da sanırım, öncelikle ve özellikle; “yaşamın oyuncusu”olmak yerine, “yaşamın seyircisi” olmayı tercih etmemizden kaynaklanıyor…
|